Dolar : Alış : 4.0332 / Satış : 4.0405
Euro : Alış : 4.9670 / Satış : 4.9760
HAVA DURUMU
hava durumu

istanbul22°CAz Bulutlu

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 22 Kategoride 340 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

ASİL VE YALAKASIZ

31 Ekim 2015 - 852 views kez okunmuş
Ana Sayfa » İLİM»ASİL VE YALAKASIZ
ASİL VE YALAKASIZ

ASİL VE YALAKASIZ

 

İçten olmak, ama içte hesaplı  olmamak. Kıllardan yüz çevirip sadece O’na minnet duymak.menfaat gelir zannıyle kişiliğini zedeleyen alakayla yalaka olmamaktır. İnançtan tam desteği alarak asaleti taşımak aslında asilden kaymamaktır asillik.Aslı rencide edecek tavırlara girmemek velev aleyhinde işlese bile . Aslolan budur zaten. Siyasette  kimlik ve şahsiyet erozyonu olur. Alt üst olur asıl gayeler. Gaye ve menfaat aynı musluktan akar. Menfaati yerinde iken akıl bazen çağrışımlarla gayesini hatırlatır. Nefis tatmin olmak için menfaatinin kırık ve atıklarıyla bir şeyler yapar. Bununla güya hizmet  yaptığını sanır.

Asillik, menfaatin gayesini gölgelediği gibi fark ettiğinde  bakanlıktan bakkal olmaya hazırdır. Gözünü kırpmadan karar verir. Danışma gereği bile duymaz. Çünkü kanları menfaat ile  kirlenenler istişare meşruiyetlerini kaybetmişlerdir. Onun için tevhidi anlayış pak ve nezihtir. Şirkin zerresini de kabullenmez. Peygamberler de asaletlerinin gereği olarak kendilerinin de bir beşer olduklarını vurgulamışlardır. Zira asaletin haddi aşmama olduğunu bilirler. Şimdi asilzade olduğu halde aslı zedelenenler acınacak haldedirler. Bilmem beklide bu sözlerimi abartı zannedenler olur. Karar vermeden önce bu sözleri çok vadiden geçerek, derin okyanusların dibinde inci ararken okyanusta dahi kuyuya düşmüş bir kalbin serzenişi olduğunu unutmayın.

Dik duruşlar, tarihin altın sayfalarında kendini gösterir. Davası uğrunda sağ eline güneşi sol eline ayı vermek suretiyle de olsa geri adım atmamayı öğretmişlerdir. Asıl vatanlarında göçe zorlansalar da Allah’a secde edenler O’nun gayrısı dışında kimsenin önünde eğilmemişlerdir. İzzetli şehadetleriyle ölümü seçmişlerdir. Himmetlerini  bireysellikten koca bir milleti düşünmeye sevkeden bir fedakarlık doğurmuştur.

Maddi mansıp ve servetler inançlarını lekedar edememiş,  dünya kendilerine değersiz bir meta olarak  görünmüştür.  Yusufvari(a.s.) “ Zindan bana onların davet ettikleri şeyden daha hayırlıdır.” hakikatı yaşantılarında sergilemişlerdir. Ve Yasin suresinde  “Hidayet üzere  ve sizden herhangi bir ücret istemeyenlere tabii olunuz.” Düsturu kudsiyeyi şiar edinmişlerdir.

Bir de münafık  diye addedilen iki tıynetli, iki rollü, iç ve dış tezatlığını bir arada bulunduran ucube kişiliklere   şahit oluyoruz. Onlar kişilik yozlaşmasının doruk noktalarıdır. Birkaç kuruşa ebedi sermayelerini satan zavallıladır. Gözlerini hırs bürümüş menfaat düşkünleri ve leş kargalarıdırlar. Yalan onların en büyük silahlarıdır. Aldatma kendi derilerine yapışık bir elbise halini almıştır. Ama iç dünyaları hep korku, endişe, stres yuvasıdır. Hakikat adına hiçbir güzelliğin yeşerdiğini göremezsin. Ne kötü bir yaşantı, ne kötü bir yol ve acı bir sonun yolcularıdır.

İman insanı insan ederken,  bu kişiler o değerden kendilerini aşağıya düşürmüşlerdir. Oysa imanla insanlardaki o cevherler ortaya çıkar. İman kainattaki esrar ve gizemi gün yüzüne kavuşur. O yüce yaratıcıyı tanımanın ve ona asker olmanın verdiği izzet kişiyi üstün kılar.Çoğunu boğan su onun ayağını bile ıslatamaz. Uykuları alt üst eden maddi gayeler onun  dünyasında yoktur.

Tarih, hakkı üstün tutmada hayatlarını feda eden nice kahramanlara şahitlik etmiştir. Ama ‘saçlarım adedince başlarım olsa, her gün birini kesseniz yine zındıkaya başımı eğmem’ diyen kahramanlar nadir bulunur.

İşte o­nlardan birisi Bediüzzaman Hazretleridir.Evet, Bediüzzaman büyük bir alimdir.

Fakat Üstad’ın en önemli özelliği kahramanlığıdır.

O bu kahramanlığı Üstad-Azam olan Resulu-Ekrem(asm)’den ders almış, Şah-ı Velayet ile müsemma Hazreti Ali’den talim etmiştir. “Alimler peygamberlerin varisleridir” denilir. Fakat alimler çoğu kez Peygamberimizin kahramanlık hasletine tam olarak varis olamamışlar, hadiseler karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır.

Ama Üstad Bediüzzaman kahramanlık olarak da tam bir varis-i peygamberidir. O İslam’ın en küçük bir meselesi karşısında bile geri adım atmamış, gerektiği zaman hayatını ortaya koymuştur. Rusya’da esarette, İslam’ın ve Osmanlının haysiyetini korumak için hayatı pahasına da olsa, Rus komutana karşı ayağa kalkmamış, Divan-ı Harbi Örfi mahkemesinde Mahkeme Reisi Hurşit Paşanın tehditlerine beş para ehemmiyet vermeyerek, ‘Yaşasın zalimler için cehennem’ diye haykırmıştır.

Üstadın en önemli kahramanlığı, hiç kuşkusuz, Tek Parti İdaresinin haksızlıklarına karşı, İslam davası uğruna müsbet çizgide ortaya koyduğu şanlı direniş, müsbet çizgideki dik duruştur.

Evet, savaş meydanlarında kahramanlık göstermek bir ölçüde kolaydır. Mücadele edersiniz, kahramanlık gösterirsiniz, şehit veya gazi olursunuz. Fakat zalimin zulmüne karşı çizgide hem hakkı savunmak, hem de dik duruş sergileyebilmek öyle çok da kolay bir hadise değildir.

Kırmadan, dökmeden, şiddete başvurmadan hakkı müdafaaya devam etmek…

Üstelik o­nca tahrik, tehdit, yıldırma, zulüm ve haksızlık karşısında…

Bu, emsali zor görülen bir kahramanlık misalidir.

İşte Eskişehir mahkemesi:

Üstad Bedizzmanan’la birlikte bir avuç nur talebesi mahkemeye verilmiş.

Daha mahkeme başlamadan hüküm belli gibi. Hakim eline tutuşturulmuş kalemi kırmak için sabırsızlanıyor. Ama Hazret-i Üstad öylesine müthiş bir savunma yapıyor ki, kaskatı kalpleri bile yumuşatıyor. Taşlaşmış vicdanları paramparça ediyor. Üstelik hiçbir talebesinin burnunu bile kanatmadan müsbet çizgideki şanlı müdafaasından muzafferiyetle çıkıyor.

Denizli müdafaası da böyledir, Afyon müdafaası da…

Gerçekten bu çok dikkat çekici bir husustur.

Binlerce insanın idamdan asıldığı, yüzlercesinin sürüldüğü bir zamanda hiçbir talebesine ciddi hiçbir zarar gelmeden başarıya ulaşması benzeri pek görülen bir durum değildir. Bu hadisenin arkasındaki sır elbette ki, müsbet çizgideki Kuran ve iman hizmetidir.

Üstad o kadar tahrik ve zulme rağmen asla ki şiddeti tasvip etmemiş, kendisine yapılan o­nca kötü muameleye karşı beddua bile etmemiştir. Çoğu kez o­nların ıslahı için dua etmiştir. Zira o kalplere, akıllara, ruhlara, vicdanlara hitap eden, “biz muhabbet fedaileriyiz husumete vaktimiz yok” diyen bir İslam kahramanı idi.

Şu an olan yiğitlerden birisi de  hemen  yanı başımızdaki Abdulkadir Molla’dır.

Gece idam edileceği açıklanan Abdulkadir Molla cumhurbaşkanından af talep etmeyi kabul etmemiştir.

Bangladeş İçişleri Bakanı Şemsulhak Tuku tüm yasal prosedürün tamamlandığını ve bu gece yarısından sonra Cemaati İslami genel sekreter yardımcısı Abdulkadir Molla’nın idam edileceğini duyurdu.

Adalet Bakanı  ise Abdulkadir Molla’ya cumhurbaşkanından af talep etme hakkı olduğunun hatırlatıldığını, fakat kendisinin böyle bir talepte bulunmayı reddettiğini açıkladı. Molla avukatları aracılığıyla mahkemeden kararın yeniden gözden geçirilmesi talebinde bulunmuş fakat af talebinde bulunmayı kabul etmemişti.

Bedüzzaman’nın insanların maddeye köle olduğu bir sırada ikinci mektupta şöyle ifade etmiştir.

Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde, kaidesini bozmadı. Eski Said’in senin bu bîçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’î bir istiğna değil, belki dört-beş ciddî esbaba istinad eder. Birincisi: Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr etmekle ittiham ediyorlar. “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzib lâzımdır. İkincisi: Neşr-i hak için Enbiyaya ittiba’ etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakîm’de, hakkı neşredenler: اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّهِ { اِنْ اَجْرِىَ اِلاَّ عَلَى اللّهِ diyerek, insanlardan istiğna göstermişler. Sure-i Yâsin’de اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ cümlesi, mes’elemiz hakkında çok mânidardır… Üçüncüsü: Birinci Söz’de beyan edildiği gibi: Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakikî’ye ait şükrü, senayı, zâhirî esbaba verir, hata eder. Dördüncüsü: Tevekkül, kanaat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelâl’e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bâkiye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum. Beşincisi: Bir-iki senedir çok emareler ve tecrübelerle kat’î kanaatım oldu ki; halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almağa me’zun değilim. Bazıları bana dokunuyor.. belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamağa manen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir. Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor.. o da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu’ ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en a’lâ baklavasını yemek, en murassa’ libasını giymek ve onların hatırını saymağa mecbur olmak, bana nâhoş geliyor. Altıncısı: Ve istiğna sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mu’teber olan İbn-i Hacer diyor ki: “Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.” İşte bu zamanın insanları hırs ve tama’ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir bîçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer hâşâ ben kendimi sâlih bilsem; o alâmet-i gururdur, salahatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a’male mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

Lem’alar da; Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahat-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahatı hoş mu görüyorsun? Veyahut korkuyor, musun ki, sükût ediyorsun? Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in hizmeti, beni şiddetli bir surette siyaset âleminden men’etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şahiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men’ edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ü şeref-i dünyeviyenin muhafazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet… Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelal’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi şöyle demiş: biz öyle erkekleriz ortada kalmak bizde olmaz  ya  en öndeyiz ya da kabirdeyiz gerçeğini haykırmışlardır. Rabbim onların bu asaletinden ve dik duruşlarından bizi ziyadesiyle istifadeli  kılsın.

Eşref Hamza İNAN

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

TemaFabrika